2015 Ekim Yazısı
Bir insanlık trajedisi : Mülteciler

İnsanoğlu ayakları üzerinde durduğu günden bu yana sürekli bir yerlere göç etmekle meşgul. Afrika düzlüklerinden çıkan ilk atalarımız önce Mısır'a daha sonra ise soyumuzu tüm kıtalara yaydılar. Atalarımızın öncülük ettiği bu göçler yüzyıllarca çeşitli sebeplerden dolayı devam etti. Bazen büyük bir kıtlık , bazen önlenemez bir felaket , bazen hastalıklar bazen de işgaller... Mensubu olduğumuz kavim de Orta Asya bozkırlarından Anadolu'nun içlerine bu birkaç sebepten dolayı göç ettiler.


İnsanlığın gelişmesine paralel olarak giderek azalması gereken bu göçler , son yıllarda güneyden kuzeye doğru bir yükseliş eğilimi göstermekte. Tabii bugün ekranlarda üzülerek izlediğimiz Avrupa kapılarına dayanan Müslüman mültecilerin dramı yakın bir zamanın işi değil. Öncelikle hırsızın hiç mi kabahati yok diyerek sormak istiyorum. Batının gelişmiş ülkeleri sınırlarına ulaşan bu insan selinin baş sorumlusudur. Özellikle birinci dünya savaşından sonra ellerindeki cetvellerle çizdikleri kukla devletleri yıllarca yine kukla diktatörler aracılığıyla sömürerek , Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da istikrarsızlığın tohumlarını attılar.


İkinci Dünya Savaşından sonra kendi kontrollerinde bağımsızlıklarını verdikleri bu devletleri ticari olarak yine kendilerine bağımlı hale getirdiler. Monarşileri zengin ederek aldıkları petrol ve yer altı kaynaklarını , bölge halkının eğitimsizliği , insan hakları ve demokrasi eksikliğiyle takas ettiler. Kendi halkları için olmazsa olmaz haklar Müslümanlar içinse elzem değildi. Destekleri diktatörlerin biraz sesleri çıktığında ise operasyonlar ve renkli darbelerle alaşağı ettiler. Kaddafi , Saddam , Mübarek bu oyunun piyonları olarak günü gelince yok edildiler. Ve en nihayetinde demokrasi getiriyoruz yalanıyla Afganistan , Libya , Irak ve Suriye'yi iç savaş bataklığına sürüklediler. İlk göç dalgası Türkiye'ye vurduğunda arkasını dönüp görmezden gelen Batı ülkeleri şimdi sınırlarına dayanan mültecileri aralarında pay ederek bölüşme çabasında.İnsanlığın geldiği bu noktayı yıllar önce Mustafa Kemal'in şu sözüyle özetleyebiliriz. "insanlığın hepsini bir vücut ve her bir milleti bunun bir organı saymak gerekir. Bir vücudun parmağının ucundaki acıdan diğer bütün organlar etkilenir." Avrupanın ağa babaları ya da zengin baltık ülkeleri bir tarafı kan ağlayan dünyadan daha ne kadar soyut yaşayabilirler ? Bu gelişmiş dünyanın gözlerini açması için sahillerin ölü çocuk bedenleriyle mi kaplanması gerekiyor ?


Gelelim sorunun öznesine . Emperyalist Batı'yı bir kenara bırakırsak , Müslüman aleminin içine düştüğü bu tabloda hiç mi kendi kabahati yok diye sormak istiyorum. İşi sadece Batı bize şunu yaptı , bunu yaptıya dökersek sadece kendimizi kandırmış oluruz. Bir medeniyet düşünün ki ilk yıllarında Matematik , Fizik , Astronomi , Tıb ve Felsefe alanında insanlığa öncü olmuş. Harezm'isi çöllerde dünyanın yarı çapını hesaplarken , İbn-i Sina'sı tıp da devrimler gerçekleştirmiş. Peki ya sonra ? Moğol istilası ve Haçlı seferleriyle başlayan içe kapanma süreci ve peşinden yeni olan herşeye nefret etme hastalığı... Peygamberinin ilim Çin'de dahi olsa alınız dediği dinin mensupları teknolojiye , bilime ve yeniliğe düşman olmuşlar. Bugün ise eli kanlı katiller , barış dinini terörizmle zehirleyerek dine en büyük kötülüğü yapıyorlar. Bu geriliğin üstüne bir de halklarını mezhep ve etnik kökenle ayrıştıran diktatörler eklenince geride kalan enkaz halinde bir ülke ve topraklarını terkeden onlarca mülteci oluyor.


Bitirirken, kendi ülkemdeki son yıllarda had safhaya ulaşan bölünmeyede değinmek istiyorum. Üzülerek söylemeliyim ki ülke insanı arasındaki kutuplaşma bu hızla devam ederse bir sonraki aşama bireysel silahlanma olacaktır. Daha sonrası ise güney komşumuzun şu anki durumu. Kısaca Batı dünyası bu vurdumduymazlığa , Müslümanlar ise bu gaflet uykusuna son vermedikleri sürece göç dalgalarının ardı arkası kesilmeyecektir. Bot facialarının ve kıyıya vuran çocukların olmadığı bir dünya dileğiyle...